25 Aralık 2013 Çarşamba

2.Günlük

Bu nekahette sadece iki günlük tutmak istiyordum, nekahette miyim?-Onuda bilmiyorum; çünkü birinci günlüğümü tuttum, ikincisini yazmayı sabırsızlıkla ve ümitle bekledim; kendimce mutlu hayaller kurdum, yazacaklarımı tasarladım, geleceğimi düşündüm. Bu beklentiler içerisinde geçirdim bir aydan fazlasını. İlk başlarda tedirgin ve rahatsız edici bir halde değildim. Sonrasında aileme sürekli dert yanmaya başladım. Daha sonrasında ise, yani şu an hiç bir şeyi umursamıyorum. Diziler izliyor, kitaplar okuyorum. Okuduklarımda ve izlediklerim de insanın kendi varlığının sorumluluğunu üstlenememesini görüyorum. Bu durum karşısında öyle derin bir boşluğa düşüyorum ki kızacak birilerini arıyorum, bir suçlu görememek içimi sızlatıyor.

İnsan doğal yollarla meydana gelen kötü durumlardan daha çok yara almıyor; bu doğru. Ama şöyle bir sorun var: beş yaşındaki bir çocuğun babası kalp krizinden ölüyor, genetik bir hastalık nedeniyle bir kişinin organı alınıyor. Ve suçlayacak kimse yok, haksız çıkartılacak, lanet edilecek kimse yok... Yoksa gerçekten tanrıların hatalı olarak meydana getirip, sonradan terk ettiği bir dünya'da mı yaşıyoruz? Eğitim bilimleri, fen, sözel bilimleri, sistemler...geliştiriyoruz neden?-Herkes daha mutlu olsun diye. Peki, neden milyonlarca insan acı çekerek, hastalar parası olmadığı için ölüyor ve intiharlar neden hala devam ediyor; hemde değişen hiçbir şey olmamış gibi ? Bu sorunun cevabını elbette bulamıyorum. Ama bu tespitten yola çıkarak varacağınız bir çok sonuç olduğunu düşünmekteyim. İşte size çıkardığım sonuçlar: insan hayvan olmanın ötesine geçememiş durumda. Geliştirdikleri bilimleri yada icad ettiklerini, insanlığın gelişmesi olarak yorumluyorlar, bununla avunuyorlar. Ama bu insanlığın geliştiğini göstermez ki. Az önceki yazdıklarıma hanginiz itiraz edebilirsiniz, tespitim yanlış mı? İnsanlık mertebesi bilimlerin gelişmesi ve icatların bulunmasıyla yükselmez; bu ancak empatiyle sağlanabilir. İnsanlığın ilerlemesinin başlaması için tahminimce önümüzde bir yüzyıl var.

Empatiyi o kadar dar alanlarda kullanıyoruz ki. Tıpkı bana okulda öğretilen demokrasi gibi bu olguyu komik bulmama neden oluyor. 'Arkadaşlarınızla empati kurun.'' Neden sadece bana benzeyen kişilerle empati kuruyorum ki ? Ayrıca şurada da bir yanlış var: beyler, empati kendini kişinin yerine koymadır; fakat bunu yaparken sizin bazı düşüncelerden yani bencil düşüncelerinizden arınmanız gerekmez mi? Bir başkasının ruhunu anlamak için bu gereklidir; bu yüzden empati bir yetenektir. Yoksa yaptığınız: kendini onun yerine koymak olmaz;  bu, o durum karşısında ben kalsaydım ne yapardımdır. Ah sevgili dostlarım, bu basitleştirme bizi birer hayvan haline getiriyor. Yazar sadece bir kelimeden sayfalarca bahsederken normal insanlar kelimelerin anlamını bile açıklayamıyor. Hassas olmayı kötü bir şey sanmayın, güçsüzlük olarak hiç görmeyin; çünkü ben sadece buna güç derim. Hassaslık, hislilik... Tıpkı hassas bir terazi gibi her kelimenin tüm parçalarını dikkate almalıyız.

Az önce anlattığım dünya, yakın çekimde ele aldığım trajedidir. ''Hayat uzak çekimde komedi, yakın planda trajedidir.'' diyen Chaplin'in kafası çok karışmış olmalı. Şu uzak çekimdeki görüntüyü hiç kimsenin göremediğini varsayıyorum; çünkü bu imkansız. Kendisi de yaşadığı umutsuzluk sonucunda yaşananların, kendi boyutunun üstünde komedi olarak algılandığını umut ettiğine inanıyorum; bende böyle umut ediyorum doğrusu. Şöyle bir şeyden de yola çıkmış olabilir: hayatımızın en sinirli olduğumuz anlarını geçmişte bıraktığımızda ve ardından onları hatırladığımızda çok güleriz. Ama bu sinirlilik anları komediye dönüşen trajedi değildir; benim bildiğim trajedi gereksiz yere sinirlendiğimiz zamanlar değil çünkü. Sonuç olarak: hayat bir trajedidir dostlarım. Tanrıların terk ettiği bir dünya'da yaşanan trajediye hayat deriz. Hayattan söz ederken herkesin hüzünlendiğini sizde fark etmediniz mi ?

Ben bu terk edilmiş yerde bir yapay dünya olduğunu, yaşananlardan çıkarılan sonuçlar; olması gerekenler yada reddedetme, kabullenmeler üzerine mantıklı sözcüklerle inşa edilmiş, beni büyüleyen ve hiç sıkmayan bir yaşamın var olduğunu fark ettim: edebiyat. Bu durumu kelimelere dökemiyordum, düşüncelerimi açıklayan bir yazı gördüm sonrasında. Georg Lukacs haklıydı: ''Roman, tanrıların terk ettiği Dünya'nın epiğidir.''

16 Aralık 2013 Pazartesi

DUYGULAR

Sıkıldığımı söylüyorum etrafımdaki bir kaç insana; belkide haksızlık ederek. Sözlerimde bir umursamazlık belirtisi başladı bir kaç hafta önce, gördüğüm bir şeyin aklıma kazınması çok zor. Artık sadece bana bir şeyler hissettiren yerleri anımsıyorum, tasvirini yapabileceğim bir yüz göremiyorum.

Duyguların da tıpkı bir insan gibi doğduğu yerden etkilendiğini söyler :'' Honore De Balzac '' benim umudum başkasınınkinden daha hüzünlü ve daha uzun yaşayan cinsten olabilir. Bu doğduğu yerin doğasına bağlıdır; ne kadar zor şartlarda dünya'ya gelmişse  o kadar güçlüdür. Bir hedefe doğru yürüyorsam çoğunlukta bu ben değilim, içimdeki yaşayan o duygudur ve beni etrafımdaki insanlara deli olarak göstermesini sağlayacak derecede kayıtsızlaştırabilir. Bu duygu: aşk, sevgi, inanç... olabilir.

İçimde yeşeren duyguların ne olduğunu henüz bilememekteyim; fakat çok zor anlar yaşadığımın farkındayım. Bu sıralar hissettiğim en derin duygu: yalnızlık; bunca acının eğitimi içinde birde farklı türde olan bir yalnızlığın doğması beni ürkütüyor. Serbest kalabilsem ve istediğim her şeye ulaşabilsem bu duyguyu öldürebilirim. Belkide o yalnızık içimde doğan bir duygu değilde acının beraberinde getirmiş olduğu bir kısmıdır; doğacak olan başka bir duygudur diye ümit ediyorum.

10 Aralık 2013 Salı

BAŞLANGIÇ

Hayata açım, bilgiye susuz. Akıp giderken zaman gelişi güzel öylece bakmamalıyım yaşananlara. Sırtımdaki yükleri bırakmak için bir köşe ararken yola devam edemediğimi anlamalıyım artık. Birileri benden o yükleri bir yere götürmemi istiyordur. Belkide bundandır henüz uygun bir yer bulamamam. Kaybolmaktan korkardım öncelerinde yani özgür olamamaktan. Özgürlüğün tanımını bilmiyormuşum meğer. Yaptığım sıralı eylemlerin bir sisteme dönüştüğünü, benimde buna göre hareket etmemi özgürlük sanıyormuşum. Veda ettim parçalarıma. Acıydı doğrusu, sancılıydı o günler. Sonrasında...